




Metod çok önemlidir. “Pirincin neyi ayıklanır?” sorusuna herkesin cevabı; “Taşı ayıklanır.”şeklinde olacaktır. Bu gerçeği hepimiz bilmemize rağmen hayatı okurken maalesef hayatın taşını değil de pirincini ayıklamaya çalışıyoruz. Eğer okuyacağımız eserler konusunda da aynı hatayı yaparsak esas konumuza varamayız. Yani pirinçleri ayıklayarak ömrümüzü tüketiriz. Bu bölümde vereceğimiz eserler ve takip ettiğimiz yöntem tamamen kendimize aittir. Aslında bu sorunun cevabını en güzel şekilde Yunus Emremiz özetlemiştir;
“Okumanın manası kişi Hakk’ı bilmektir.
Kişi Hakk’ı bilmezse bu nice okumaktır.
Bizler de aynen Yunus gibi kabulleniyoruz. Okumanın gayesi Allah’ı, İslâm’ı anlamak ve hayatı Allah rızasına uygun olacak şekilde yaşamaktır. Gaye bu olmalıdır. Gayeye ulaşmak için gidilecek yol ise farklı olabilir. Bizim kanaatimiz şöyledir:
Okunacak ilk kitap Allah’ın kitabı ve kutsal kitapların sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’dir. Ülkemizde Kur’an, çok okunmaktadır. Kur’an “bestseller” dir. Yani tüm zamanların en çok okunan ve satılan kitabıdır. Bedava dağıtılmasına rağmen birçok kitap bu sayıya ulaşamamaktadır. Her evde aile fertleri sayısınca ve boy boy Kur’an vardır. Kur’an bu kadar okunmasına rağmen Müslümanlar niçin bu hâldedir? Bunun bir sebebini Sevgili Peygamberimiz haber vermiştir; zaman gelecek Kur’an, okuyucuların hançerelerinden, gırtlaklarından aşağıya inmeyecektir. Yani sadece ağzımızda olacaktır. Kalbimizde olmayacaktır. Sadece okunacaktır, anlaşılmayacaktır. Kutsal kitabımızın bu konumundan, İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif de rahatsızdır. Bu rahatsızlığını;
“İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için,” mısrasıyla dile getirmiştir.
Bizler, Kur’an-ı Kerim’e karşı görevimizi dört boyutlu olarak düşünmekteyiz. Öncelikle;
Okumalıyız. Arapçasını, tecvitli bir şekilde ve mahreçlerine dikkat ederek okumalıyız.
Anlamalıyız. Anlamak için ya Arapça öğrenmeliyiz ya da çevirilerinden faydalanmalıyız.
Yaşamalıyız. Okunmadan anlaşılmadığı gibi anlaşılmadan da yaşanmaz. Yaşanmayan bir kitabın da uygulanmayan bir reçeteden farkı olmayacağı açıktır.
Anlatmalıyız. İnandığımız ve hayatımıza uyguladığımız değerleri başkalarına da aktarmalıyız.
Kutsal Kitabımızı okumak en önemli adımlarından birisidir. İkinci aşama anlamak. Geriye kelime dağarcığımızı geliştirmek kalıyor. “Bunları nasıl öğrenelim?” diyorsanız, kursları da var, gönüllü olarak yardımcı olan ilahiyat mezunu kardeşlerimiz de var. Atalarımız ne demişler: “Arayan bulur.” Arayın ve istekli olun. Çünkü Yüce Rabbimiz; “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” İsteyin, istemesini bilin, verecektir.
Biraz Arapça öğrendikten sonra herhangi bir mealden meselâ, Diyanet Vakfı tarafından hazırlanmış olan mealden Kur’an’ı, Peygamber Efendimiz’e indiriliş sırasına göre okuyun. Okurken aklınızı karıştıran yerleri başka meallerle karşılaştırın. Örneğin; Ahmed Davutoğlu mealiyle. Hatta mümkün olursa kelime anlamlı meallerle de bu çalışmayı yapabilirsiniz. Böyle yapmanız aynı zamanda Arapça bilginizi de geliştirecektir, indiriliş sırasına göre okuduktan sonra bir de şu an elimizde bulunan sırasıyla okuyun, notlarınızı alın. Kur’an’ın sizinle konuştuğunu fark edin. Ancak sadece mealin yeterli olmayacağını da unutmayın.
Üzülerek söyleyelim ki ülkemizde meal enflasyonu vardır. En beğendiğim meallerden birisi olan ve Diyanet Vakfı tarafından basılan mealdir.
Bana sorsalar; “En güzel hazırlanmış meal hangisidir?” diye vereceğim cevap; “Ayıklamasını bilene Süleyman Ateş meali.” derim. Gerçi Hocamız son baskılarında olayı dipnot ile açıklamış ancak birçok insanın âyeti farklı anlamasına da sebep olmuş. Sözünü ettiğimiz âyet abdest âyetidir ve şöyle meallendirilmiştir: “...Yıkayın yüzünüzü ve kollarınızı, meshedin başınızı, ayaklarınızı da,”
Bu mealden ayakların da meshedileceği çıkarılabilir.
İki defa meal okuduktan sonra ısınma hareketlen tamamlandı. Şimdi Kur’an’ı anlamak için üçüncü adımımızı atabiliriz. Üçüncü adım tefsir okuma çalışmasıdır. Bana hangi tefsiri ve nasıl okuyalım diyenlere; “Cemaatte rahmet vardır. En az dört kişi olun ve dört ayrı tefsir okuyarak ve karşılıklı müzakere ederek okuyun.” cevabını veriyorum. Bu dört tefsirin hangileri olduğu sorusuna ise; “Yiğitlerin yoğurt yeme şekillerinin farklı olduğunu” hatırlatarak kendi kanaatimi söylüyorum.
Mevdudi Tefsiri: “Tefhimül-Kur’an” yani “Kur’an’ın Anlaşıl ması.” Cilt sayısı az. Türkçesi güzel. Hepsinden önemlisi içerisinden para kokusu gelmiyor. Üstad Mevdudi bu eseri dünyalık elde etmek için yazmamış. Beni etkiledi. Zaten kendisi de; “Defalarca meal oku duğunu, çeşitli notlar aldığını , eserinde de özellikle bu noktalara açıklık getirdiğini” ifade etmektedir. Dipnot sistemiyle yapılmış çok güzel bir örnektir. Âyet âyet bir tefsir çalışması değildir.
Elmalı Tefsiri: Dilimizle hazırlanmış en güzel çalışmadır. Hele sadeleşmemiş haliyle okuyabilirsek ne güzel olur. Aslı dokuz cilttir. Daha sonra içindekileri ihtiva eden onuncu cilt ilave edilmiştir.
Fi Zilâli’l-Kur’an: Üstad Şehid Seyyid Kutub’a ait olan bu eser de değişik kişiler tarafından dilimize çevrilmiştir. Seyyid Kutub sosyologdur. Batı dünyasını da çok
iyi tanımaktadır. Eserinde son derece güzel tespitler ve tahliller vardır. Surelerin başında verdiği bilgiler ise harikadır.
Asrın Kur’an Tefsiri: Mevdudi Tefsiri doğudan, Fi Zilâl güneyden, Elmalı Tefsiri de Cumhuriyet döneminden en güzel örneklerdir.
Emekli İzmir Müftüsü Celal Yıldırım tarafından hazırlanan “Asrın Kur’an Tefsiri” de son dönem eserlerinden olması açısından önemlidir. Bu tefsirin sistemi çok hoştur. Âyetler arası bağlantılar çok güzel kurulmuş, âyetlerin fıkhî yönleri, kelâm ile ilgili tarafları açıklanmış, konuyla ilgili hadisler sunulmuş ve varsa âyetlerin iniş sebepleri mutlaka verilmiştir. Fihristiyle birlikte on dört cilt olan bu eserin hoşunuza gideceğini umuyorum.
Bir ekip hâlinde ve bu dört tefsirin veya değişik alternatiflerin ışığında yapılacak böyle bir çalışma Kur’an’ı anlamanıza yardımcı olacaktır. Unutmayın, Kur’an, sadece bizim asrımızın kitabı değildir. Yüz sene önce Ay’a çıkılıp-çıkılamayacağını sorsalardı Rahman suresinin 33. âyetiyle cevap veremezdim. Ancak şu an; “Acaba ne zaman kuşların ve karıncaların dili çözülecek. Süleyman Peygamber’in emrindeki ifrit, Belkıs’ın tahtını göz açıp-kapayıncaya kadar nasıl oraya getirdi konusu nasıl açıklığa kavuşacak.” Bunları merak ediyorum. Aslında cevabını da biliyorum. Bizler de bu tembellik olduğu sürece Batılılar bu keşifleri yapacak bizler de; “ Bütün bunlar bizim kitabımızda vardı.” diyeceğiz.
Bu noktada sizlerle bir hikâyeyi paylaşayım. Hoca Efendi vaaz ederken der ki;
—Ey cemaat! Bizim kitabımız Kur’an’da her şeyin cevabı var. Meraklı bir cemaat de;
—Bir çuval undan kaç adet ekmek çıkar. Diye sorar. Hoca Efendi dinleyicilerden bir genci çağırır ve kulağına bir şeyler söyler. Kendisi vaazına devam eder. Biraz sonra genç gelir ve hocanın kulağına bir şeyler söyler. Hoca Efendi biraz önce soruyu soran kimseye bir çuval undan kaç tane ekmek çıkacağını haber verir. Cevap gerçekten doğrudur. Bu cevabın Kur’an’ın neresinde yazdığı sorusuna ise hocamız şu cevabı verir;
—Aramasını bilene Kur’an’da her sorunun cevabı vardır. Ancak Kur’an, unla çuvalla uğraşmaz. Temel ve genel prensipler koyar. Bu prensiplerden biri de “işi bilene sormaktır”. Ben bu genci fırıncıya yolladım ve soruyu sorup cevabını bana getirmesini istedim.
Gerçekten mükemmel bir kitabımız var. Ancak aramıza bazı engeller konulmuş. Kitabımızla aramızdaki engelleri kaldıralım; okuyalım, anlayalım, yaşayalım, anlayalım. Ve’s-selam.
Sitemiz en uygun 1024x768 ekran boyutunda görüntülenir.
Hamit KAYA
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretmeni
KUR’AN OKUYALIM AMA NASIL?