




SANAT VE EDEBİYATIMIZDAKİ KİRLENME (1)
Faydalı ve güzel, Allah’ın eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanın beyni ve kalbinin derinliklerinde bitmez tükenmez iki hazinedir. İnsanoğlu varolalı beri bu iki yitik hazinenin ardına düşmüştür. Faydalı olan yani bilim, insanın madde yönüyle ilgilidir. Onun gündelik hayatta daha rahat etmesini amaçlar. İnsan beyninin derinliklerine yapılan keşiflerden elde edilen buluntularla büyür, zenginleşir. Güzel olansa sanattır. İnsanın mana yönüyle ilgilidir. Pratikte insana bir fayda sağlamaz. Hayatını maddi ihtiyaçların giderilmesi anlamında rahatlatmaz. Sanat, insana haz verir, onda hoşa giden hisler uyandırır. İnsanın ruh ve bedenden mürekkep bir varlık olduğu göz önünde bulundurulduğunda en az ilki kadar hatta bize göre ilkinden daha değerli bir hazinedir.
Bugünün insanının, sanat kelimesinden en genel kapsamla anladığı şey, insan eliyle ortaya konmuş hoşa giden her türlü malzemedir. Edebiyat, resim, müzik, sinema, tiyatro vs. türler sanat içerisinde değerlendirilir.
İnsan eliyle şekil bulan sanat aynı zaman da insanı da şekillendirir. Kendisini ortaya koyanın kabiliyetine ve gayesine göre çok büyük etkiler uyandırır, akis bulur. İyi bir sanatçının elinden çıkmış bir şiir, bir roman; okurun bütün bir yaşamını değiştirebilir. Bu bağlamda günümüz insanının toplumsal kodlarını oluşturan son yüz elli yıllık tarihimizde edebiyatın etkisi yadsınamayacak büyüktür. Cumhuriyet öncesinde birtakım anlayışlar etrafında farklı topluluklar olarak eserler üreten sanatçılara topyekün bakılmış ve tek bir dönemde ele alınmıştır.
Osmanlının son demlerini yaşadığı tarihlerde istikametini Batı’ya çeviren aydınların(!) oradan devşirdikleri sanat kolları (özellikle roman, hikâye ve tiyatro) doğal olarak bir gelenekten yoksundu. Osmanlıda güzel sanatlar anlayışına damgasını vuran hat, minyatür, tezhip, ebru gibi bireysel uğraşı özelliği olan sanatları bir kenara bırakırsak edebiyatımızdaki baskın unsur olan Divan şiiri, Tanzimatla birlikte, gözden düşmeye başlamıştı. Bir yandan bu şiirin biçimi ve içeriği sorgulanmış, diğer yandan şiir dışındaki türlerde de ilk yerli ürünler tezahür etmeye başlamıştı. Hangisinin diğerini etkilediğini kestirmek zor ama bu günlerde hem Osmanlı toplumsal hayatında hem de edebiyatında önemli değişiklikler yaşanmıştı. Matbaa da iyi kötü yerleşmiş ve eserlerin basılması ve çoğaltılması da iyice kolaylaşmıştı. Böylelikle edebiyatçıların çok daha fazla insana ulaşması mümkün olmuştu. Köken itibarıyla “edeb”le ilişkilendirilen edebiyattaki kirlenmeye de bu dönemi milat saymak yerinde olacaktır.
Bu dönemin güçlü kalemlerinden Ahmet Mithat Efendi, Türk insanının hayatına henüz arz-endam etmiş gazete yoluyla edebiyat ve ahlak hakkında görüşlerini makaleler yayımlayarak dile getirmiştir. Eserlerinin çokluğu ile dikkati çeken ve edebiyatı meslek edinen ender yazarlardan biri olan ‘hâce-i evvel’ Ahmet Mithat Efendi, gerek eserlerinde gerekse gazetecilik hayatı boyunca yayımladığı makalelerinde edebî eserin işlevine değinmiş; edebiyat ahlak ilişkisini sorgulamıştır. Ahmet Mithat Efendi, Şark Mecmuası’nda yayınlanan 1297 (1880) tarihli ‘Romancı ve Hayat’ adlı yazısında şu soruya cevap aramaktadır: “Roman ve hikâyeler ahlak-ı umumiye için muzır (zararlı) mıdır müfid (faydalı) midir?”
Ahmet Mithat bu yazısında, ahlak edebi- yat ilişkisine dair iki görüşten bahseder. Bir kısım aydına göre romanlar eğer insanların ahlak-ı hasene ve melekiyesine dair olursa faydalı, ahlak-ı seyyiesine dair olursa zararlıdır. Bir başka görüşe göre, insan ahlakındaki kötülükler, çirkinlikler roman suretinde insanlara sunularak insanların bu çirkinliklerden sakındırılması söz konusudur. Ahmet Mithat’ın belirlediği bu iki kategori, edebiyat dünyasındaki bu konuyla alakalı genel panoramayı çizmesi bakımından dikkate değerdir. Edebiyatımızda ahlak ekseni çerçevesinde daha o dönemlerde tartışmaların ortaya çıkması elbette ki tesadüf değildir. Edebiyatımızda ilkler anıldığında adı “ilk psikolojik roman (Eylül) yazarı olarak anılan Mehmet Rauf “Bir Zambağın Hikâyesi” ile o dönemin şartlarını zorlayan bir cinsel içerikli bir romanla ki bu yüzden yazar mahkemece yargılanmış ve ordudan atılmıştır- edeb ve edebiyat ilişkisine muhalif bir tavır ortaya koymuştur. Arkasında bu eseri “Kaymak Tabağı” ve diğerleri takip edecektir. Sonuçta Servet-i Fünûn yazarlığından magazin dergileri yazarlığına terfi eden (!) yazar hayatının son dönemlerini sefalet içerisinde geçirerek dünyadan ayrılmıştır.
Mehmet Raufla birlikte start alan Ebü’l Burhan “Bir Çapkının Hikayesi” ile (1910), T.P.Z.nin (yazar ismini saklamış) “Muhabbet Odası”(1912), M.S. nin (yazar ismin saklamış) “Zifaf Gecesi Harem Ağasının Muaşakası”(1913), A.Hasan’ın “Bir Bakirenin Gebeliği”(1914), Ahmet Naci’nin “Bir Aşüftenin Jurnali”(1914), G.R.‘nin (yazar ismini saklamış) “Beyoğlu Alemi”(1914), Adil Nami’nin “Balodan Sonra”(1914), M. Alişan’ın “Kadınların Aradığı”(1914) ve yine bu seri içinde değerlendirilecek “Anahtar Deliğinde”, “Azgın”, “İki Güzel Günahkar”, “Bir Çapkının Hikayesi”, “Çılgın İhtiyar”, “Hadiye Boşandıktan Sonra”, “Kanlı Zifaf”, “Karagöz Yatakta”, Üryan”, “Zifaf Gecesi” gibi romanlarıyla dönemin edipleri (!), toplumun ahlakî değerlerle olan bağlarını sarsmak için bilinçli olarak her türden cinsel ilişkiyi en cüretkar ifadelerle dile getirerek toplumun yerleşik değerlerini tahrip etmeye çalışmışlarıdır.
Dönemin en güçlü romancılarından biri olarak kabul edilen Hüseyin Rahmi Gürpınar da yine sözü edilmesi gereken bir şahsiyettir. Neredeyse bütün romanlarında ahlâk kurallarını çiğnemekte hiçbir sakınca görmeyen deli, cani, züppe ve bencil, ahlaksız tipler ön plandadır. Hüseyin Rahmi’nin edebi karakterini değerlendirenlerin çoğu, onun bu tipler toplumsal hastalıkları gözler önüne sermek için kullandığını söylerler. Ancak Freud’un Dostoyevski’yi değerlendirirken : “Yapıtları için zorba, cani, bencil tiplerin özellikle yer aldığı konular seçmesi; söz konusu tiplerdeki eğilimleri Dostoyevski’nin kendi ruhunda da barındırdığını kanıtlar.” tespitiyle her yazarın eserine kendinden bir şeyler kattığı gerçeği dikkate alınırsa Hüseyin Rahmi’nin yarattığı tiplerdeki türlü eğilimlerin de kendi kişiliğinden kaynaklandığını düşünmek gerçeğe aykırı olmayacaktır.
Hüseyin Rahmi’nin romanlarında karşılıklı ve derin bir sevgiyle birbirini sevenlere, iki gencin sonunda evlenip mutluluğa erişmesiyle sonuçlanan ilişkilere rastlanmaz. Ona göre aşk, çılgınlık sayılabilecek korkunç bir cinsel tutkudur ve doyuma ulaşarak kısa zamanda söner. Sonra yeni yeni heyecanlar aramaya başlanır. Böylece birbirini aldatan insanlarla dolar dünya. Gerçekten de onun romanlarına bakıldığında neredeyse birbirini aldatmayan yok gibidir. Edebiyatımızdaki hiçbir yazarda bu kadar çok zina olayına rastlanmaz. Örneğin “Mürebbiye” de birbirini aldatan eşleri işlemiştir. Bu eseri değerlendiren eleştirmenler, onun böylelikle alafrangalığın toplumda meydana getirdiği ahlaki depremi ortaya koyduğunu belirtmişlerdir.
Evlilik kurumundaki yozlaşma ve ikiyüzlülüğün sürüp gittiği bu ortamda, o dönem için fanteziden öteye gitmeyecek çözümler üzerinde duran Hüseyin Rahmi, ‘’Yeni kafa genç kızlar’’ aracılığıyla yapar bunu. Yeni kafa genç kızlara göre, ikiyüzlü bir evlilik sürdürmektense serbest ilişki yaşamak daha dürüstçedir. Onlara göre evlenmeden de biriyle yaşanabilir.
Burada yine bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: O dönem için fanteziden öteye gitmeyecek çözümler bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde hiç de fantezi gibi görünmüyor. Bir akıllıya kırk gün deli dersen deli olur misali bu tür kirliliklerin insanımızın gündemine taşınması ve bunun edebiyat gibi masum bir kılıfla evlerden, akıllardan içeriye sızdırılması, ahlak direğinin temeline dinamit konmuş bir dinamit etkisi yapmış bugünkü ahlaki çöküş ortamına zemin hazırlamıştır.
Devam edecek…
Sitemiz en uygun 1024x768 ekran boyutunda görüntülenir.
Ömer Faruk SİFİL
~eğitimci~
bilgi@millisuurdergisi.com