




Su, ateş ve ahlak, bir sebepten dolayı bir araya gelmişler. Kısa bir süre sohbet ettikten sonra birbirlerini pek sevmişler. Birbirlerine kanları çok ısınmış. Uzun süren sohbetin ardından birbirlerini kaybettikleri takdirde nasıl tanıyacakları ve nasıl buluşacakları konusuna gelmiş sıra. Ateş hemen söz almış:
—Sevgili dostlarım! Nerede bir duman görürseniz, nerede cayır cayır alevlerin sıcaklığını hissederseniz ve nerede yanık kokusu alırsanız hemen oraya bakın. Beni mutlaka fark edersiniz. Çünkü benim adım ateş.
Ateşten sonra su kendini tanıtmaya başlamış:
—Can dostlarım! Nerede bir dere görseniz, nerede bir şırıltı duysanız ve nerede heybetli dalgaların gürültüsü ile sarsılırsanız yönünüzü hemen oraya çevirin. Beni kaybetseniz bile bulmanız çok kolay.
Su da kendini tanıttıktan sonra ahlaktan söz almasını beklemişler. Ahlak başını önüne eğmiş. Bir şey söylememiş. Su ve ateş bu durumdan rahatsız olmuşlar. Ve ikisi birden sormuşlar:
—Söylesene sevgili dostumuz! Konuşsana ey ahlak! Eğer seni kaybedersek nasıl tanıyacağız? Seni nasıl bulacağız?
Ahlak, başını yerden hafifçe kaldırıp dostlarını yüzüne bakmış ve demiş ki:
—Can dostlarım! Biliyorsunuz, benim adım ahlak. Ne olur beni hiçbir zaman kaybetmeyin. Çünkü beni kaybederseniz, bir daha bulamazsınız.
İnsanlar, boşanmak için evlenmezler. İstisnaların dışında insanlar birbirlerini severler, birbirlerine âşık olurlar, bir ömrü birlikte geçirmeyi göze alırlar, iyi günde ve kötü günde hayatın güzelliklerini ve zorluklarını paylaşmak için şahitler huzurunda söz verirler, evlilik müessesesini oluşturan değerler çerçevesinde yuva kurarlar. Dünya evine girerler. Bu hayatın bir kanunudur. Ama bu sıradan bir olay değildir. Basit bir yolculuk değildir. Kısa bir yol arkadaşlığı değildir. Bu bir hayat arkadaşlığıdır. Evlilik çocuk oyuncağı değildir. Evlilik, çok önemli bir hadisedir. Evlenmek için niyet eden insanların, evlilik müessesesi gibi çok ciddi bir kurumun önemini anlamış olmaları gereklidir.
Evliliğin hem kadın hem de erkek olmak üzere her iki tarafa da yüklemiş olduğu sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar hakkıyla taşınabildiği zaman evlilikler sağlıkla yürütülebilir.
Öncelikle evlilik dediğimiz kutsal kurumun temellerini sağlam olarak oturtmalıyız. Çünkü temel sağlam olmaz ise üzerine inşa edeceğimiz yapı, en sağlam mühendislik marifetlerini de kullansanız, en karizmatik mimari estetiği de dikkate alsanız sağlam olmaz, uzun ömürlü olmaz. Küçücük bir sarsıntıda yıkılır. Öyleyse temeller mutlaka güçlü olmalıdır. Nedir bu temeller? Gelin birlikte inceleyelim.
Sağlıklı bir yuva kurulabilmesi için sevgi, olmazsa olmazdır. Sevgisiz beraberlik, adeta iki insanın bu dünyada iken cehennem ateşi ile imtihan olmasıdır. Hatta bu sevgi küçücük bir filiz ise büyüyüp fidan olması için ve ardından koca bir çınar olması için çaba gösterilmelidir. Bu sevginin küçücük bir filiz iken solmaması için gerekirse etrafı çitlerle çevrilmelidir. Çünkü yuvanın sevgiyle kurulacağı ve yavruların sevgiyle yoğrulacağı unutulmamalıdır.
Çok büyük sevgiyle kurulan yuvalarda bile saygı unsurunu kaybedecek olursanız, temelin en önemli kısmını yok etmiş olursunuz. İnsanların bir birini çok seviyor olmaları, birbirlerine karşı saygısız davranmalarını gerektirecek bir sebep değildir. Saygılı olmak demek ilişkiye resmiyet getirmek ve eşler arasına mesafe koymak demek değildir. Özellikle çiftler arasında saygı unsurunu kurumsallaştırarak, ilişkilerin karakteristik özelliklerinden birisi durumuna getirmek, uzun soluklu bir beraberliğin iskeletini oluşturur. Ve bu saygı taraflara hiç zarar vermeyeceği gibi kurumsal yapıya özgüven harcı olur.
Sadakat ve güven, evlilik müessesesinde etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki hassas kavramdır. Eşler bir birlerine karşı güven duymazlarsa kıskançlık krizleri baş gösterir. Olmadık yerde tartışmalar çıkar. Eşlerin birbirlerine güvensizliği, başlı başına bir geçimsizlik kaynağı olabilir. Takipler, kontroller, telefon dinlemeler, gizli kameralar hatta dedektifler devreye girer. İş, çığırından çıkar. Ve iş bu noktaya geldikten sonra tekrar olağan çizgiye gelmesi zordur. Sadakat ilkesini ihlal etmemeli. Sadakat ilkesini çiğnemezseniz eşinizin güvenini zedelemezsiniz. Eşinizi rahatsız edecek tavırlardan sakının. Onu şüphelendirecek şekilde görüşmelerinizi gizlemeyin. Şeffaf olun. Yalan söylemeyin. Bir defa yalan söylerseniz, sürekli yalan söylemek zorunda kalabilirsiniz. Yalan üzerine kurulan bir evlilik, günün birinde gerçekten yalan olur. Yıkılır, ziyan olur.
Ahlaki değerlerin girmediği bir yuvada nitelikli bir beraberlik yaşanmaz. Her insan dini vecibelerini yerine getirmekle kendisi sorumludur. Yaptığının ya da yapamadığının hesabını Allah’a verir. Dini vecibelerinden dolayı insanları yargılama makamında değiliz. Ancak, insan olmanın gereği olan ahlaki değerler yaşanmalı ve yaşatılmalıdır. Basit bir ticari ortaklıkta bile etik kuralları çiğnediğiniz zaman ortada, ortaklıktan eser kalmaz. Evlilik gibi çok ciddi bir kurumdan ahlaki değerleri koparır alırsanız, toplumun temelini oluşturan aileyi yozlaştırırsınız. Aile içindeki ahlaki doku bozulduğu zaman toplumun kimyası bozulur. Toplum bozulduğu zaman… Ondan sonrasını bırakın söylemeyi düşünmek bile istemezsiniz.
Aile içerisinde bireyler sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınırlarsa, sorumluluğu bir kişinin üzerine yıkmaya çalışırlarsa önce saygı gider. Saygı, giderken yalnız gitmez beraberinde sevgiyi de götürür. Karşılıklı güven sarsılır. Konuşurken sesler, yüksek perdeden çıkmaya başlar. Kavgalar başlar ama bitmez. Nice umutlarla ve hayallerle kurulan evlilik, çekilmez bir beraberliğe dönüşür. İşte bu süreç bir evlilik için en hassas dönemdir. Bu süreçte evlilik için kurtarılabilme veya yıkılabilme olasılığı birbirine çok yakındır. İnsan olmanın gerektirdiği değerler taraflarda mevcut değilse bu süreç çok daha tehlikeli olabilir. Yuvasında mutsuz bir beraberlik yaşayan kadın ya da erkeğin gözü birden dışarıyı fark edebilir. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Çünkü “Bir kerecikten bir şey olmaz.” mantığı ile göz yumulan istisnalar çoğalır. İstisnalar çoğaldığı zaman ise istisna olmaktan çıkar ve kaide olur. Alışkanlık yapar. Bünyeye zarar verir. Düzeltilmesi çok güç tahribatlara neden olur.
Mutlu ve huzurlu bir aile ortamında yetişen çocuklar, hayata coşkuyla hazırlanırken; ayrı anne ve babaların çocukları, adeta kaderine küsmüş bir tutum sergiliyor. Sınıf ortamında derse katılımlarını sağlayamadığım, etkinliklerde görev almayan öğrencilerimin büyük çoğunluğu problemli ailelerden geliyor. Bu çocukların içindeki suskunluk, yüreğindeki küskünlük yüzlerine yansıyor. Diğer çocukları güldüren fıkralar ve komik olaylar bu çocukları güldürmeye yetmiyor. Yaptığım şaklabanlıklar da fayda etmiyor. Yahu düşünün bir; yüreği gülmeyen çocuğun yüzü nasıl gülsün! Bu mümkün mü? Sınıf ortamında oluşturduğunuz neşeli zamanlarda kendilerini bırakıp biraz gülecek olsalar, içlerinde sızı bu mutluluğun uzun süreli olmasına engel oluyor. Ya gözler uzaklara dalıyor ya da başlar öne eğiliyor. Öğretmenin şefkatli bakışında, güler yüzünde ve bir çift tatlı sözünde mutluluğa yaklaşan bu çocuklar okuldan çıktıktan sonra kaderleri ile baş başa kalıyorlar. Bu çocuklara kanun sahip çıkıyor, devlet sahip çıkıyor. Yetiştirme yurtlarında kalabiliyorlar. Bu doğru. Lakin ailenin sahip çıkması ile yurdun sahip çıkması bir olur mu? Tinerciler, kap kaç çeteleri ve bölücü örgüt elemanları kimlerden çıkıyor zannediyorsunuz?
Çoğunluğu elbette bu çocuklardan oluşuyor.
Ahlaki değerlerin egemen olduğu bir aile ortamında bireyler bir birlerini severler ve birbirlerine saygı duyarlar. Sorumluluklar yerine getirilirse tartışma ortamı yaşanmaz. Sadakat, güveni ve sevgiyi besler. Hoşgörü ve adalet iklimi, özgüveni ve barışı yeşertir. Etik değerleri güçlü bireyler, mutlu aileleri oluşturur. Huzurlu toplumlar ise mutlu ailelerden meydana gelir.
Sitemiz en uygun 1024x768 ekran boyutunda görüntülenir.
Yusuf YEİLKAYA
www.yusufyesilkaya.com
yusufyesilkaya@gmail.com
BENİ SAKIN KAYBETME